riskonomi.com

21. Yüzyılda Finansal Risk Yönetimi

2008 Finansal Krizin Anatomisi-I : SUBPRIME KRİZİ

Doç. Dr. Kutlu MERİH

 

Nouriel ROUBINI, New York Times gazetesinde gazetesinde yayımlanan açıklamasında dünyayı umursamayan bir kesimin subprime krizi yaşandığı konusunda kendilerini aldattıklarını belirterek, “Ancak kredi kartı borçları, öğrenci borçları, otomobil borçları, ticari gayrimenkul borçları, gayrimenkul kağıtlarına dayalı borçlar ve diğer birçok alandaki borçlar konusunda da sorunlar vardı.” Tüm bu alanda yaşanan sorunların ilk kez konut piyasasında ortaya çıkan problemlerle aynı özellikleri gösterdiğini kaydeden Roubini, “Sahip olduğumuz şey, subprime mortgage piyasası değil, subprime mali sistemi” dedi. (Referans 17.09.2008)

 

 Şimdi aslında öngörülebilir olan, öngörülen fakat önlenemeyen bu dramatik sahneyi hazırlayan nedenleri ve koşulları ayrıntıları ile inceleyebiliriz.  ABD finansal krizini ardında çok sayıda tetikleyici faktör olduğunu söyleyebiliriz. Bunları belirli kategorilerde toparlarsak temel olarak; ekonomik faktörler, düzenleme denetleme hataları ve risk yönetimi yetersizliği öne çıkıyor. Diğer faktörlere bunların türevleri gözü ile bakılabilir. Burada ilginç olan bu faktörlerin de izole etki yapmayışları birbirlerini tetikleyerek devreye girmeleridir. Finansal sistemin bir kompleks olmasının faktörler arasında da bir organik neden sonuç ilişkisinin oluşmasına yol açtığı gözleniyor. Aşağıdaki açıklamalar bu perspektifte değerlendirilirse açıklama güçleri katlanarak artacaktır.

 

 ABD Krizini Etkileyen Faktörler

1. Bankacılık Sisteminde Kısıtlayıcı Düzenlemelerin Kaldırılması (Deregulatıon)
2 Alınan Ekonomik Kararların Etkileri
3. Mortgage Kredilerinde Yaşanan Sorunlar (Subprıme Crısıs)
3.1. Konut Sektöründe Genleşme Ve Daralma  (Credıt Crunch)
3.2 ABD Federal Hükümetinin Yarattığı Moral Hazard
3.3. Subprime Kredilendirme
3.4. Denetim Dışı Kalan Mortgage Broker’ları  (Agency Problem)
3.5. Emlak Spekülasyonu
3.6. Mortgage Kredilerinin Menkulvarlığa Dönüştürülmesi (securitization)
3.7. Mortgage Piyasasında Kredi Default (Subprıme) Krızı
4.  Finansal Yönetim Hataları
4.1. Riske Duyarsızlık
4.2  Yatırım Bankalarının Spekülatif Faaliyetleri
4.3.  Hedge Fonların Verimsizliği
5. Finansal Varlıkların Değerlemesindeki Hatalar
5.1. CDS’lerın Yanlış Ve Spekülatif Amaçlı Kullanımı
5.2   Credıt Default Swaps (CDS) Lerın Amaçlarına Uyumsuzluğu
5.3.   Credıt Default Swaps (CDS) Piyasası Düzenlenecek
6. ABD Bankacılık Sisteminde Kredi Daralması (Credıt Crunch)
6.1. Ödeme Güçlüklerinin Ortaya Çıkışı
6.2 Kredi Daralması Krize Dönüşüyor
6.3. Kredi Derecelendirme Kuruluşlarının Olumsuz Katkıları
6.4.    Finansman Bonosu Piyasasında Likidite Sorunları
7.     Lehman Brothers’ın İflasına Göz Yumulması
8.    Düzenleyici Kuruluşların Yetersizliği
8.1.  Merkez Bankası (Fed) Politikaları
8.2  Fed Proaktif Davranamadı

 

1. Bankacılık Sisteminde Kısıtlayıcı Düzenlemelerin Kaldırılması (deregulation)

1970’li yıllarda hisse senedi alım satım komisyonlarına, 1990’lı yıllarda ise ticari ve yatırım bankacılığının faaliyetlerinin ayrılmasına ilişkin kısıtlayıcı düzenlemeler kaldırıldı.  1999, yılında Gramm-Leach-Bliley Yasası, yatırım ve mevduat bankacılık hizmetlerinin ayrılmasını gerektiren Glass-Steagall-1933 yasasını yürürlükten kaldırdı. Ayrıntılarını Büyük Buhran ile ilgili kısımda incelediğimiz Glass-Steagall yasasına göre bir banka müşterisine hem yatırım hizmeti hem de kredi veremezdi. Bu yasanın kalkması ile bankacılar OTC piyasasında opsiyon yazabilir, sentetik türevler oluşturabilir hale geldiler. Bu yasanın kalkması için Citigroup on yıllar boyu mücadele verdi ve bu konuda lobi yapmak için 1998 yılında $200 milyon üzerinde para harcadı. Sürecin sonunda ise en çok zarar gören kurumlardan biri haline geldi. Oluşan kriz sonunda Glass-Steagall yasasının bankacılıkta moral-hazard oluşmasını engelleyen sağduyulu bir yasa olduğu gözleniyor. 

ABD’de Enron ve WorldCom gibi şirketlerde yaşanan skandallar sonucunda kurumsal yönetim uygulamalarını iyileştirmek amacıyla 2002 yılında Sarbanes-Oxley yasası yürürlüğe konmuştu. Yasa halka açık şirketler muhasebe gözetim kurulunun kurulması, denetçi bağımsızlığı, kurumsal sorumluluk, genişletilmiş kamuyu aydınlatma, finansal analizlerden kaynaklanan çıkar çatışmaları, kurumsal ve cezai hile sorumluluğu, beyaz yaka suçlarına ilişkin cezalarının arttırılması, kurumsal vergi iadesi ve  kurumsal hileler ve sorumluluk başlığı altında hükümler getirmişti. Benzer şekilde Almanya’da kurumsal yönetim ilkeleri yasalaştırılarak uygulanması zorunlu hale getirilmiş, Japonya’da şirketler hukuku gözden geçirilerek kurumsal yönetim anlamında yeniden düzenlenmiş, Türkiye ve Rusya’da kurumsal yönetim ilkeleri belirlenerek kamuya açıklanmıştı. 2002 yılından bugüne kadar çeşitli düzenlemeler hayata geçirilse de 6 yıl sonra gelinen nokta yine soru işaretlerini ortaya çıkarmıştır. 

2.  Alınan Ekonomik Kararların Etkileri

Krizin bir diğer kilit unsuru, alınan bir dizi ekonomik kararın global dengesizliği artıran istenmeyen sonuçlar yaratmasıydı. Bush yönetiminin 2001’deki 9/11 felaketi sonrasındaki durgunluğa yanıt vermek için faizleri indirmesi, kredilerin ucuzlamasına ve hane halkı tarafından yaygın bir şekilde kullanılmasına olanak verdi. Sonuçta Amerika’da tüketici harcamaları arttı, bireylerin tasarrufları azaldı. Alınan ekonomik kararların, bütün finansal sistemi daha iyi bir görünüme kavuşturması beklenirken, var olan problemleri genişletti ve derinleştirdi.

Çin’in yükselişinin de Amerikan ekonomisi üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. Çin’de tasarruflar neredeyse GSMH’nin %50’sidir. Bu paranın bir yerlere gitmesi gerekiyordu ve çoğu Amerikan Hazinesine ve dolayısıyla Fannie Mae ile Freddie Mac’ın yükümlülüklerinin karşılanmasına gitti. Bu durum Dolar’ı destekledi ve Amerika’da bireylerin borçlanma maliyetini düşürerek, sahip oldukları olanakların ötesinde yaşamaları için cesaretlendirdi. Ayrıca bu durum Freddie ve Fannie ile diğer finansal kuruluşlar için daha kaygısız bir piyasa yarattı.

Yüksek sermaye akımı FED’in gevşek politikaları ile birleşince büyük bir kredi patlaması kaçınılmaz oldu. Greenspan düzenli olarak faiz oranlarını düşürerek tüketici harcamalarını artırdı ve sessizce konut balonunu inşa etti. Bütün bunları yaparken de her sözü kutsal sayılan bir küresel finans peygamberi olarak görülüyordu. Bu süreçte türev ürünlerin tahrip edici gücünü fark etti ise de kendi başlattığı hareketin momentini engelleyemedi. 

3. Mortgage Kredilerinde Yaşanan Sorunlar (Subprime Crisis)

3.1 Konut Sektöründe Genleşme ve Daralma

Amerika’da konut sektöründe patlama 2000’li yıllarda başladı. ‘Dot-com’ balonunun sönmesinden sonra konut sektörü Amerika’lılar için güvenli bir yatırım alanı olarak görüldü. Faiz oranlarının düşük oluşu da konut sektörüne yatırımı yönlendirdi. Bu arada borç verenler de gittikçe daha yaratıcı olmaya başladılar. Cazip borçlanma araçları ve çeşitli borçlanma şekilleri yaratarak, konut sektörüne yeni alıcıların yanısıra, kredi değerliliği düşük alıcıların da katılımını sağladılar. Borçlar başlangıçta düşük ödemeleri içermekte, ancak daha sonra ödemeler hızlı bir yükselişe geçmekteydi. 

3.2 ABD Federal Hükümetinin Yarattığı Moral Hazard

ABD Federal Hükümeti iki lider mortgage kurumu Fannie Mae 1938 ve Freddie Mac 1970 yıllarında kriz ortamında oluşturdu. Fannie ve Freddie kredilendirme konularında oldukça cesur davranabildiler çünkü arkalarında ABD hükümetinin desteğini hissediyorlardı. Bu destek 1990 larda daha da güçlendirildi ve bu kurumlar kredibilitesi oldukça düşük alıcılara bile ev kredisi (morgage) açtılar.

30 Eylül 1999 tarihli New York Times‘ta, Steven A. Holmes imzasını taşıyan, “Fannie Mae konut yardımları için kredi kolaylıkları getiriyor” başlıklı makale, bugün yaşanan türbülansı anlamada bizlere adeta ışık tutuyor. Holmes’un makalesi, “Clinton yönetimi orta sınıf için yeni bir rüzgâr estirmek amacıyla kredi koşullarını gevşetiyor, azınlıklar ve alt gelir grupları için Amerikan rüyasını gerçeğe dönüştürüyor” alt başlığıyla okuyuculara sunulmuş. Bankaların müşterilerine verdiği konut kredilerini bu bankalardan satın alarak faaliyet gösteren ve Amerikan hükümeti tarafından finanse edilen Fannie Mae, özellikle 1990’ların ikinci yarısını, bankalardan alınan bu konut kredilerinin risk kriterlerini aşağı çekmesi için Clinton hükümetinin siyasi baskısı altında geçirdi.  1990’lı yılların ekonomik büyüme rüzgârını arkasına alan Clinton hükümeti için bu baskının altında yatan amaç, Amerika’daki azınlıkların ve alt gelir gruplarının yaşam koşullarının iyileştirilmesini sağlamaktı. Kaçınılmaz olarak, hükümet bu açılımın sandıkta Demokrat Parti’ye oy olarak döneceğini umuyordu. 1999 yılından itibaren, Fannie Mae gibi aracı finans kurumlarının bankalardan satın aldığı konut kredilerinde bulunması gereken şartların azaltılmaya başlamasıyla birlikte, bankalar konut kredilerini müşterilerine risk kıstaslarını hafifleterek vermeye başladılar.

Gerek bu kredilerin, gerekse bu krediler üzerine çıkarılan kâğıtların alım-satım hacimlerinin artmasıyla, finans kuruluşları kârlarını arttırma fırsatı yakaladılar. Finansal kompleks bu yoğun kredilendirme ortamını MBS (mortgage-backed securities) ler üreterek değerlendirdiler. Bu enstrümanların riski yayarak azalttığı düşünülüyordu. Bunların etkisi ve hükümetin yarattığı moral hazard ile mortgage kredilendirmesi ivme kazandı. Kredi verenler çok riskli işlemler yaptılar ve bu riskleri MBS ler aracılığı ile yatırım fonlarının üzerine kaydırmayı başardılar. MBS ler sahte bir şekilde diğer seküritelerden daha karlı görülüyor ve fonlar tarafından kapışılıyordu. 

3.3 Subprime (alt-yeterli) Kredilendirme

Alt-yeterli (Subprime) kredilendirme (kredi ratingi düşük veya ödemelerinde sorunlar yaşamış borçlulara kredi verme) kavramı düşük gelirli kesimleri ev sahibi yapmak amacı ile 1990 larda gündeme geldi ve yaygın bir şekilde uygulandı. Bankacılar kendi kredilendirme standartlarını savunmak ve bu uygulamanın düşük gelirlileri yanlış şekilde ev sahibi olmaya cesaretlendirdiğini savunmakla birlikte dalganın karşısında duramadılar. Bankaların kredilerini çok geniş bir sosyal alana yamalarını öngören Cmmunity Risventment Act bu yeni kredilendirme reformunun yaygınlaşmasına katkılı oldu. Bu yüksek riskli gruba kredi verenler giderek faiz oranlarını yükseltmek durumunda kaldılar. Faiz oranları başlangıçtaki değerlere bağlı olmadan yükseltilebiliyordu. Subprime mortgage kredileri 1996 daki %9 lar mertebesinden 2004 ve 2006 larda %21 ler mertebesine yükseldi. 2007 de bu tür kredilerden doğan icralar emlak piyasasının %43 üne ulaşmıştı ve $1.3 trilyon kredi şüpheli alacaklar hesabında görülüyordu. Bu kredilere bağlı MBS lerin ise finansal sistemde ciddi bir krizin kaynağı olacağı kaçınılmaz bir hale gelmişti.

Sınırlamaların kaldırılması maliyetleri düşürmekle birlikte, rekabetin artması ve marjların daralması anlamına geliyordu. Böyle bir ortamda var olabilmek için ticari ve yatırım bankaları asıl faaliyet konularının dışına taşarak, birbirlerinin faaliyet alanlarına el uzatmaya başladılar. Sadece bankalar değil AIG gibi sigorta şirketleri de ileri giderek asıl faaliyet alanlarını genişlettiler. Aslında bu gelişmeler temelde mantıklı ekonomik kararların istenmeden ortaya çıkan sonuçlarıydı. Özellikle yatırım bankaları bu politika değişiklikleri nedeniyle riskli işlemlere doğru bir anlamda itilmiş oldular. Düzenlemelerin dışında olmak ise felaketlere davetiye çıkarmaktı.

1990’lı yıllardaki teknoloji balonundan sonra firma yöneticileri, hisse senedi değerlerini yüksek tutmaları gerektiği konusunda kendilerini baskı altında hissettiler. Bu da iş dünyasının uzun dönemli bakış açılarının kaybolmasına ve kısa dönemli düşünmeye başlamalarında etkenlerden biri oldu.  Bunun ardından gelen 2001 yılındaki dalgalanma, mortgage bazlı finansal varlıklar ve benzeri türev ürünler için hazır bir piyasa yaratılmasına yardımcı oldu. Yatırım bankaları FED‘in liberal borç verme politikasından yararlanarak borçlandılar ve bu borçlarla mortgage bazlı varlıkları satın aldılar. Emeklilik fonları büyümeye başladı ve yüksek getirili finansal varlıklara yatırım yapmaya gerek duydular. Hedge fonlar bu oyuna gecikmeden katıldı. Düzenlemelerin (SEC – Securities and Exchange Commission ) kontrolü dışında büyük yatırım havuzları oluşturmaya başladılar. Yatırımcılardan milyarlarca dolar toplayıp, ayrıca milyarlarca dolar borçlanarak riskli finansal varlıklara yatırım yaptılar.

Bu ortamda Wall Street yoğun bir şekilde mortgage bazlı finansal varlıklar ve benzeri türev ürünler talebiyle doldu. Talep fazla olunca bu talebi karşılamak için arzı artırmak gerekiyordu. Bunun için yeni ürünler yaratılmaya başlandı, türev ürünlerin türevleri oluşturuldu. Yeterince denetlenemeyen türev ürünler yanlış ve spekülatif amaçlı kullanılmaya başlandı. Bu ürünlerin finansal sistemde yaygınlaşması ile sistem kendi kendini zehirleyen bir konuma dönüştü ve sonuçta 2008 krizi patlak verdi. 

3.4 Denetim Dışı Kalan Mortgage Broker’ları (Agency Problems)

Konut sektörüne yeni ve kredibilitesi düşük yatırımcıların yanı sıra, denetim dışı mortgage broker’ları gibi yeni oyuncuların da katılması sorunların büyümesine neden oldu. Broker’ları motive eden unsur aldıkları komisyondur. Bu motivasyonla, mortgage kredisi verirken yeterince titiz davranmadılar. Borçlananları yüksek maliyetli ve kendi ödeme güçlerine uygun olmayan borçlara yönlendirdiler. Aynı zamanda evin gerçek değerini belirleyecek düzenli keşifler, expertizler yapılmadı. Verdikleri borçları kendilerinde tutmayıp sattıkları için mortgage kredisi vermiş oldukları kişilerle uzun süreli bir ilişkileri de olmadı. Ancak, 2006 yılının sonlarına doğru broker’lar bütün mortgage kaynaklarının %80’i için hesap vermek durumunda kaldılar. 

3.5 Emlak spekülasyonu

ABD emlak piyasasında gözlenen spekülasyon eğilimi kriz tetikleyen öenmli nedenlerden biri oldu. 2006 yılın da satın alınan evlerin 22% si (1.65 milyon birim) yatırım amacını taşıyordu. Diğer bir 14% ise (1.07 milyon birim) tatil amaçlı satın evleri oluşturuyordu. Diğer bir deyişle ev  satışlarının yaklaşık 40% meretebesi birincil barınma amacını taşımıyordu. Emlakçılar Miami de satılan yazlıkların 80% inin spekülasyon amaçlı olduğunu vurguluyorlar. Buna karşılık bu pazarın doyması üzerine spekülatörler hızla pazardan çekildiler ve fiyatlar ani bir düşüş yaşadı.[44] ABD de ev satışları geleneksel olarak bir yatırım aracı olarak düşünülmez iken bu durum Pazar balon yaptığında değişti. Spekülatörler yazlıkları daha inşa halinde ikien satın alıp tamamlandığında önemli karlarla satmaya başlaldılar. Spekülatör yatırımcılar bu işi paketler halinde yapıp yüksek oranda leverageler kullanmaya başlayınca mortgage şirketleri bu sürecin yüksek riskler taşımatya başladığını fark ettiler ve kredilendirme faizlerini yükselttiler. Bu süreç mortgage sentetik ürünleri MBS lere de yansıyınca karlı fakat riskli bir finansal ortam oluştu. Bu gerçekçi olmayan ve makroekonomik dengeler ile uyuşmayan gelişme olumsuz koşullarda borçalanaların kitle helinde temerrüte düşmesi ile bir çöküş yaşadı ve peşinden bankacılık sistemini de krize sürükledi.  

3.6 Mortgage Kredilerinin Menkulvarlığa Dönüştürülmesi (securitization)

Konut sektörünün önde gelen özelliklerinden biri mortgage’ların menkul varlık haline dönüştürülmesi (securitization) idi. Bankalar ellerindeki mortgage borçlarından bir demet oluşturup bunu yatırım fonlarına sattılar. En büyük alıcılar arasında ise hedge fonlar vardı. Hedge fonlar denetim dışı bulunan statülerinin sağladığı avantajla, mortgage demetini yüksek kaldıraçlı borçlar için teminat olarak kullandılar.

Burada kritik olan konu securitizasyon sürecinde bir zincir oluşmasıdır ve bu zincirde her halka riski başkasına transfer ettiğini düşünmektedir. BU uygulama 1970 lerde başaldı ve 1995 de Community Reinvestment Act (CRA) ile ikinci el konut pazarına da yaygınlaştırıldı.  Geleneksel mortgage modelinde bir banka bir ev alıcısına kredi açıyor ve karşılığında evi rehin tutuyor böylece kredi (default) riskini üstüne alıyordu. Securitizasyon uygulaması ile geleneksel model “başlat ve dağıt” şekline dönüştü.  Burada kredi riski MBS ler aracılığı ile yatırımcılara dağıtılabiliyordu. CRA ilkelerine göre bankalar kredi isteyenlere kredi açıyor ve sonra bunu securitize edip yatırımcılara transfer edebiliyorlardı. Bu uygulama bankaların kriterlerini gevşeterek yoğun bir şekilde kredi açma çabası içine girmelerine neden oldu ve  securitizasyon 1990 ların ortalarında hız kazandı. Ayrıca bu mekanizma bankalara daha fazla kredi açabilmelerini sağlayacak yeni nakit olanaklar sağlıyordu. 

Securitizasyon destekli krediler 1996 ve 2007 arasında üçkatına ulaştı.  Subprime mortgagelerin securitizasyonu 2001 de 54% oranından 2006 da 75% oranına yükseldi[57]. Bu tür securitelerin temsil ettiği borç büyük bankaların bilanço dışı kjalemleri olarak muhasebeleştirildi ve “structured investment vehicles (SIV)” veya “special purpose entities” olarak adlandırıldı. Bu tür bir borcu defter dışına taşımak bankaların sermaye yeterliliği oranı konusunda da yükümlülüklerini azalttı ve balon döneminde daha fazla risk alarak karlarını arttırmalarına olanak sağladı. Bunun yanında bir çok banka MBS lerini yatırımcılara dağıtmak yerine önemli oranda portföylerinde tuttular. Böylece kredi riski bankacılık sisteminin dışındaki yatırımcılara aktarılacağı yerde bankaların üzerinde yoğun bir şekilde kaldı. Bunun nasıl sonuçlanacağı kriz ortamında görüldü. Gerçekte bu risk yatırımcılara aktarılsa bile makro düzeylere yükseldiğinden farklı kesimlerde ciddi sorunlar yaşanmasına neden olacaktı.

3.7 Mortgage Piyasasında Kredi Default (subprime) Krizi

Konut sektörünün zirveye ulaşmasının arkasında kalitesiz mortgage borçlanmalarının etkili olduğu gözden kaçtı veya görmezden gelindi. Düşük kredibilitenin yanısıra, peşinat bile ödeyemeyecek bireylere borç verildi. Düzenli getirisi olmayanlar büyük ölçüde riskin içine daldılar. Konut sektörünün patlama yaptığı 2004-2005 yılları arasında agresif borçlanmalar iyice yayılmaya başladı. Bunun öncesinde kredi verenler bir peşinat ödenmesini, gelirin kesinlikle kanıtlanmasını ve iyi bir işe sahip olunması gibi kriterler arıyorlardı. 2005’in sonlarına doğru ve 2006 yılında bütün bunlar ihmal edildi. Borç verenler aradıkları kriterleri düşürmeye ve hatta konuta değer biçmemeye başladılar. Bu boş vermişlik oldukça tehlikeli sonuçlar için uygun bir ortam hazırladı.

Mortgage borcu olan konut sahipleri ödeme güçlüğüne düşünce, bu borçların ödemelerine bağlı swap’lar ve mortgage finansal varlıklar büyük oranda değer kaybetti. Bear Stearns, AIG, Lehman Brothers ve Citibank gibi kuruluşlar mortgage’a dayalı finansal varlıklar için ‘garanti’ satarak büyük karlar elde ederken, bu varlıkların değer yitirebileceğini düşünmediler. Ancak konut sahipleri borçlarını ödeyemeyince, zincirleme olarak bu kuruluşlar da mortgage’a ait finansal varlıkların anapara ve faizleri ödemede zorlandılar. Bu durum nakit akış dengelerini bozdu, dramatik bir şekilde sermayeleri erirken borçları arttı.

Son dönemlerde mortgage işlemlerinde aracılık yüklenimi standartları düşmeye başlamıştı. Örneğin Fannie Mae ve Freddie Mac yüklenim standartlarını herhangi bir bildirimde bulunmadan gevşetmişlerdi. Bu iki kuruluş ülkenin bütün mortgage borçlarının hemen hemen yarısını satın almıştı. Bu satın almalar genellikle söz konusu kuruluşların kalitesi ve saygınlığı göz önünde bulundurularak ‘kabul mührü’ olarak nitelendirilmiş ve bu borçlara dayalı varlıklar tereddütsüz alım satıma konu olmuştu. Fannie Mae ve Freddie Mac, mortgage kuruluşlarının borçlarını sıkı bir denetime tabi tutmadan satın alarak, bir anlamda bu kuruluşları kalitesiz borçlarını artırmaya doğru itmiş oldular. 

ABD mortgage krizinde, borçlulardan, kredi veren kuruluşlara, menkul kıymet ihraç edenlerden kredi derecelendirme ve yatırımcılara kadar tum mortgage piyasası taraflarının sorumlu olduğu görülüyor. Özellikle sorunlu kredilerin büyük kısmını oluşturan subprime mortgage kredilerinin hukumet tarafından desteklenmesi ve batık kredilerin hükümet politikaları gereği fonlanması, değerleme ve ölçümü zor olan bir sistemin oluşmasına neden olmuştur. Monoline, özel amaçlı kurumlar ve serbest fonlar gibi yeni finansal kurumların sistem içindeki paylarının artması ve bu kurumların karmaşık yapıdaki CDS, CDO gibi kredi türev ürünlerini kullanmaları, ABD’de başlayan sorunların diğer ülke piyasalarında domino etkisi yaratmasına neden olmuştur. Bununla birlikte finansal piyasaları denetleme ve düzenleme yetkisine sahip olan kurumların yetki alanlarının çakışması, sorunların tespitinin gecikmesine neden olmuş, yasal düzenlemelerin farklılığı eyalet ve merkezi bazda boşluklar oluşturmuştur. 

Comments are closed.